Bölüm Hakkında
- Konuk katılımcının kısa yaşam öyküsü ve kariyer gelişimi
- AgeSA çalışma kültürü ve ekip yapısı
- Sigortacılık sektöründe AgeSA’nın yeri
- AgeSA’da teknoloji ve dijital dönüşüm
- AgeSA’da hangi tech stack’ler kullanılıyor?
- AgeSA’da frontend ve backend tarafları
- AgeSA’da SDLC süreci
- Sigortacılık sektöründe yapay zeka ve veri yönetimi
- AgeSA teknoloji ekibinin 1 günü nasıl geçiyor?
- Çalışanların gelişimi için sunulan imkanlar neler?
- Yazılım ekipleri içinde rotasyon ve eğitim imkanları nasıl?
- AgeSA teknoloji ekiplerinin gelecek hedefleri neler?
Bölüm Metni
Ahmet Hoşgör:
— Herkese selamlar. Coderspace’in podcast serisi Codecast’in yeni bir bölümüyle karşınızdayız. Hafif yağmurlu, serin bir İstanbul sabahına uyandık. Bugün konuğum Devrim Zımba. AgeSA’dan İş Zekâsı, Yönetişim, Altyapı ve Güvenlik Grup Müdürü. Öncesinde de Devrim’le konuşmuştuk. O yüzden bugün çok keyifli ve biraz da farklı bir sohbet olacağını düşünüyorum. Hoş geldin Devrim, nasılsın?
Devrim Zımba:
— Hoş bulduk Ahmet, teşekkür ederim. Sen nasılsın?
Ahmet Hoşgör:
— İyiyim ben de. Bugün farklı bir bölüm olacağını düşünüyorum. Seninle daha önceki konuşmalarımızda da farklı konulara değineceğimizi konuşmuştuk. Ama klasik bir girişle başlayalım: Seni tanıyalım. Teknoloji dünyasına, yazılım dünyasına nasıl girdiğini de merak ediyorum. Sonrasında da zaten hem AgeSA’ya, hem kültüre hem de işin teknik tarafıyla insani boyutunun karıştığı yerlere girmek istiyorum. Seni bir tanımak isteriz.
Devrim Zımba:
— Tamam. Öncelikle üzerimdeki baskıyla nasıl baş edeceğimi bilemedim, çünkü “farklı bir bölüm olacak” deyince herkesten farklı, ne yapacağımı bilmiyorum. Ama şunu söyleyeyim: Bayağı uzun bir yolculuğa çıkmışsınız ve yolculuğun da oldukça güzel bir yerindesiniz. Bu emek için, belki kendimi tanıtmadan önce teşekkür etmek lazım. Çünkü bir taraftan çok insana dokunan, bir taraftan da ulvi bir tarafı olan bir iş yapıyorsunuz.
Ben biraz dinozorum. Yirmi beş sene oldu. Yirmi beş sene önce böyle şeyler yoktu. Bir gün böyle bir şey söyleyeceğimi asla hayal etmezdim ama insanın başına geliyor.
1998’de İstanbul Teknik Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği’nden mezun oldum, Elektrik-Elektronik Fakültesi’nden. Daha sonra yedi sene yazılım yaptım. Sonrasında 2006–2016 yılları arasında, on sene boyunca başka bir firmada yapmadığım şey kalmadı diyeyim: Analistlik yaptım, proje yönetimi yaptım, program yöneticiliği yaptım. Daha sonra yöneticiliğe geçtim.
Yönetici olarak da AgeSA’ya transfer oldum. AgeSA’da da az evvel bahsettiğin o birimler, departmanlar; yaklaşık sekiz sene altyapı, güvenlik, yönetişim, iş zekâsı gibi birimlerde arkadaşlarla birlikte çalışıyoruz. Daha doğrusu arkadaşlar çalışıyor, ben de bana izin verdikleri kadarıyla işin içine girmeye çalışıyorum. Kabaca durum bu.
Ahmet Hoşgör:
— Burada sen de biraz konuyu oraya getirdin. Eski günleri özlüyor musun? Daha çok “arkadaşların çalıştığı” değil de senin de tamamen işin içinde olduğun günleri? Yoksa insanlarla uğraşmak bir nevi daha mı keyifli?
Devrim Zımba:
— İkisi farklı dinamikler. Derler ya “ikisi de benim çocuğum gibi” diye, aynen öyle. Kod yazdığım zamanları şuradan özlüyorum: Kendi dünyama kapanıp, kendi iddialarımı ortaya koyuyordum. “Hiç test hatası çıkmayacak yazdığım koddan”, “hiç derleme hatası çıkmayacak”, “unit test hatası sıfır olacak” gibi kendi kendime iddialar koyuyordum o dönem. Testi yapan arkadaş bana gelip “Devrim, senin kodlarından hiç hata çıkmıyor” dediğinde kendi kendime eğleniyordum.
İnsan bambaşka bir şey. Ben insan konusuna çok odaklanmak istedim, girmeyi çok istedim. Bu konu benim çalışma alanım değil, hobim. Mühendis olmama bakma; çok psikoloji kitabı okudum, felsefe kitabı okudum. Sosyolojiyi daha az okudum ama insan psikolojisinde çok etkili olduğunu biliyorum.
Dolayısıyla bir kanat teknik taraf, onu çok seviyorum. Diğer kanat insan kanadı. İki kanada da çırpmadan bir kuş uçamaz. Ben ikisine de eşit çırpmaya çalışıyorum. İkisini de seviyorum. Bir gün emekli olursam, her ikisini birden çok özlerim.
Ahmet Hoşgör:
— Güzel bir benzetme oldu kanat benzetmesi bence. Zaten senin web sitende de “İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değildir” yazıyor. Mühendislerden de felsefe, edebiyat kısmında sağlam insanlar çıkıyor aslında. Dostoyevski bir mühendis. İTÜ’den Umut Sarıkaya var, ben çok severim yazılarını. Buradan şirkete dönersek: AgeSA’da neler yapıyorsunuz? AgeSA’da teknoloji ekipleri ne yapıyor, hedefler, vizyon, kültür nasıl?
Devrim Zımba:
— AgeSA her şeyden önce bir Emeklilik ve Hayat Sigortası şirketi. İnsana dokunuyor, benim en çok hoşuma giden taraflarından biri bu. Başka sektörler de bir şekilde insana dokunuyor ama sigorta sektöründe odak insan. Dolayısıyla emeklilik, hayat sigortası şirketi olması nedeniyle benim için bir avantajı var.
Diğer taraftan IT’ye de geleceğim ama öncesinde biraz şirketi anlatmak istiyorum. İçeride de insan odaklı bir şirket. Benim toplam üç şirket deneyimim var ve bir şirkette uzun süre çalışmadan ayrılmam. AgeSA da uzun süre çalıştığım ve anladığım bir şirket oldu. Galiba biraz geç anlıyorum ama sonuçta anladığım bir şirket oldu.
İş alanını içeriye de yansıtmış bir şirket. Bu açıdan AgeSA’yı gerçekten çok seviyorum. İçinde çalışmak da benim için ayrıca mutluluk verici.
IT tarafına gelirsek: Son yedi sekiz senedir ciddi bir atılım var. Önemli projelerin birçoğunu bitirdi, şimdi çok daha yenileri… Biliyorsun teknoloji de durmuyor; teknolojiye dayanan, teknolojiyle paralel hareket edecek — paralel çok iddialı bir cümle bu arada teknoloji dünyasında — bir yapılanma içindeyiz. Çok devinim var, sürekli değişimler, sürekli teslimatlar, projeler üstünde çalışmalar… Ciddi bir hayat var, yaşam var.
Ben durağan bir IT’de çalışmayı tercih etmezdim. Çünkü IT’de teknolojide durduğunuz zaman ya da yavaş hareket edildiği anda geride kalıyorsun. Bugün teknolojinin geldiği yer yapay zekâ. Belki konuşmanın ilerleyen kısımlarında gireriz. Yapay zekânın yapabildiklerini ve yapabileceklerini gördükten ve hayal ettikten sonra bugün hiçbir teknoloji çalışanının “ben rutin işimi yapayım” deme lüksü yok; en azından önce kendisine haksızlık çünkü geride kalacak.
Bu açıdan AgeSA IT’yi çok iyi değerlendiriyorum. Sürekli bir hareket, bir hedef var. Ama koşarken insanı unutmadan, hep birlikte koşmak var; takım halinde koşmak var. O açıdan oldukça dinamik, oldukça teknolojiyi yakalayan; şirketin mevcut teknoloji imkânlarıyla şirketi rekabetçi bir ortama hazırlamaya çalışan ve görevinin de farkında olan, bilincinde olan bir IT’den bahsediyoruz.
Ahmet Hoşgör:
— Burada Aksigorta ile de bir konuşma yaptık, daha önce farklı taraflarla da olmuştu. Bana şöyle geliyor — senin de dediğin gibi — bankacılık 15–20 sene önce başlattı hem kendisi hem fintech’ler. Dediğin gibi son 7–8 senedir de sigorta, hayat, emeklilik buralarda teknoloji atılımı var ve paralel olarak insurtech’ler de bir yandan geliyor. Core sistemler var, yeni gelenler var, yeni ihtiyaçlara göre bazı şeyler değişiyor. Burada yazılımcıların merak ettiği bir konu da hangi tech stack’ler kullanılıyor? Hangi teknolojilerle çalışıyorsunuz? Yeni projelerde neler var? Bunları da öğrenmek isterim.
Devrim Zımba:
— Az önce de dedim ya, biz önemli bir dönüşüme girdik. Bu dönüşümü de uzunca bir süredir takip ediyoruz ve dönüştürmeye de çalışıyoruz. Öncelikle framework’ümüz… Öncelikle oradan başlamadık ama Java ile yazdığımız kanallar — Java da yazıyoruz bu arada — tasarımı şöyle anlatayım: Dış müşteriye bakan yüzümüz, kanallarımız ve arka tarafta da ürünlerimiz ve core sistemimiz.
Çok kabaca uygulama tarafımız böyle. Uygulama tarafında, müşteriye bakan kanallar; arka tarafta ürünler, hemen de onun altında — uygulama mimarisinde — core framework’ümüz var. Core framework’ümüz AS/400, bunun değişmesi ve dönüşmesi projemiz devam ediyor. Bu önemli bir dönüşüm. AS/400 her ne kadar çok robust bir sistem de olsa, değişim ve dönüşümlerde başka bir framework’e doğru geçmeniz gerektiğini hissediyorsunuz. Çünkü çok robust bir sistem; değişimi ve adaptasyonu çok zor. Dolayısıyla bir de eskide kaldı. Yeni AS/400 yazılımcısı çok fazla piyasada bulamıyorsunuz. Belirli bir süre sonra bunu geliştirecek kaynağı da bulamayacağınız için dönüşüm elzem hâle geldi.
Orta katmana baktığınızda… Orta katmanda ben biraz ürünlerden bahsedeyim. Bizde emeklilik ve hayat olmak üzere iki tane ürünümüz var. Tabii ki bunun fraksiyonları var. Yani emekliliğin farklı ürünleri, hayatın farklı ürünleri… Farklı müşterinin tercih edebileceği değişik ürünler. Çünkü Ahmet başka bir ürünü tercih ederken, kendi hayatı gereği örneğin evli değilken hayat sigortasına başka bakıyor. Devrim evli, çocuğu var; dolayısıyla çocuğunu düşünerek başka bir hayat sigortası ürününe yönelebiliyor. Burada ihtiyaçları karşılayacak ürünlerimizin olduğu bir katmandan bahsediyorum.
Bir de müşterilerin — bütün şirketlerde bu aynı — bu ürünlere hangi kanallarda en doğru hizmeti alacak şekilde ulaşması var. Bu, uygulama katmanının aktarımı.
Orta katmanda, middleware katmanında da Red Hat kullanıyoruz. IBM satın aldı biliyorsun, daha önce open source’tu. Red Hat kullanıyoruz ve birçok da open source tool’umuz var, Red Hat’in destekleyicisi olarak.
En alt katman; artık network ve sistem katmanında da bir tedarikçi ile çalışıyoruz. Tedarikçimizde yine Sabancı Holding’in SabancıDx’i ile çalışıyoruz. Dolayısıyla alt katmanımızda da teknoloji katmanı SabancıDx’ten hizmet aldığımız bir katman.
Çok çok kabaca, otuz bin feet’ten bakınca gördüğümüz AgeSA’nın teknoloji yapısı böyle. Uygulamayı üçe ayıralım; altında orta katmanda Red Hat OpenShift tarafını görelim, Kubernetes’ler, işte dockerize edilmiş yapılar. Sonra oradan mini servis ve mikro servis yazmaya başladık, arkadaşlar oldukça da ilerledi. Mini servis, mikro servis yazılımlar. Alt tarafta da hardware’in, network’ün olduğu bir başka katmandan bahsediyoruz aslında.
Ahmet Hoşgör:
— Tepeden aşağı çok iyi bir anlatım oldu. Bir yapı kurulması gerekse anlatım yapısı bence bu olmalı. Burada aslında şeyi de merak ediyorum. Sen insan üzerine de çok kafa yoran bir insansın. İş dünyasında insan… Özellikle teknoloji tarafında çok da kafa yorulduğunu düşündüğüm bir alan değil. Tabii ki biraz da yeni olduğundan; business kitapları var, iş dünyasında insan falan var ya, sen de böyle yapıyorsun ama bir yandan da teknoloji geçmişin var.
Böyle bakınca hatta bir kitabın da var. Onun detaylarına kısaca girebiliriz istersen. Buradan bakınca yazılım, analiz, network, güvenlik… Bunların hepsinde insanlar çalışıyor ve aslında insanlar buralara girebilir, rotate edebilir, beğenebilir, beğenmeyebilir. Bu şeyle alakalı mı sence? Bazı insanların karakterleri bazı taraflara daha uygundur gibi. Çünkü dinleyenlerin bazıları belki yeni kariyerine girecek, bazıları değiştirmeyi düşünüyor. O açıdan senin görüşün çok önemli, onu merak ediyorum.
Devrim Zımba:
— Estağfurullah, teşekkür ederim. Şimdi reklamlar kısmına geçelim önce. Çünkü önce oradan başladık, oradan bir başlayayım.
Bir kitap yazdım naçizane. Benim en büyük hayalim kalıcı bir şey bırakmaktı dünyaya. Çok şey aldım; biliyorsun devlet okullarında okumak, parasız yatılılarda kalmak… Bütün öğretmenlerime çok teşekkür ediyorum, minnettarım. İlkokul birden üniversite sonuna kadar, hatta yüksek lisans dâhil hepsine çok teşekkür ediyorum. Ben onlardan bir şey aldım. Şimdi verme zamanı. Kendimden bir şey bırakma zamanı. Öyle düşünerek, üzerimde bu görevi görerek yazılar yazmaya başladım.
Bu da hayalim gerçek oldu. Benden de bir şey kalıyor ve kalıcı da bir şey. “Yüreğinle Düşün” diye bir kitap yazdım. Bu kitap hani reklam dedim ama geliri vesaire yok. Geliri tamamen kız çocuklarının okuması için bağışlanıyor. Bu yolda tanıştığım insanlar da hakikaten bir şey bırakmak isteyen, iyi şeyler yapmak isteyen insanlar; hepsine de teşekkür ediyorum.
Bu kitap şuradan çıktı aslında Ahmet; bir gün yine bir teknoloji kitabı okuyordum. Orada şöyle yazıyordu: “Patronlar bilgisayarlara bütün işlerini yaptırabilselerdi insanları çalıştırmazlardı.” Aslında çıkış noktası bu. Şimdi yapay zekâ da oraya gidiyor gibi herkese hissettiriliyor ama bence daha fazla insana ihtiyaç duyulacak yapay zekâ geliştikçe. Ben çok farklı düşünüyorum. İnsanın ruhuna daha fazla ihtiyaç olacak.
Hatta Kızılderili atasözü var ya: “Biz atlarımıza bindik, çok hızlı gittik ama ruhlarımız geride kaldı.” diye. Bir dönem insanı geride bıraktık. Ben kendi sektörüm için söylüyorum; çok hızlı üretimlere girmek durumunda kaldık. Üç buçukluk disketlerden geldiğimiz noktaya bak. Hepsini bu yirmi beş yıl içinde bizzat deneyimledim.
Şimdi insan çok unutuluyor, çok geride kalıyor. Ben kendi başımdan geçenleri bu kitaba koymaya çalıştım. Kendi yaşadıklarımı, insanlarda gözlemlediklerimi koymaya çalıştım. Mesela ilk hikâyenin ismi “Abilerim Ablalarım”. Toplam elli iki hikâye var. 51+1 Ahmet, onu da söylemem lazım. Niçin 51+1? Çünkü ben Niğdeliyim. 51 Niğde. Birini seçersiniz diye göndermiştim, kıyamamışlar hepsini koymuşlar ama bana da saygı göstermişler.
Ama şuna bakıyorum; abilerime, ablalarıma bakıyorum. Çok insani bir durum. Benim ilk mühendis olduğum zaman, okuldan çıkmışım, bir iş yerine gelmişim, daha gözümü açamamışım. Bana çok sert davranan, benden önce giden bir ablam vardı. Yirmi beş yıl geçti, hâlâ o hikâyeyi unutmuyorum. Demek ki insan unutmuyor. Demek ki duygularıyla kaydettiği hiçbir anıyı unutmuyor.
Biraz anatomi de okudum. Beyinde iki tane hatıraları tutan kısım olduğu söyleniyor. Birincisi hipokampüs. Hipokampüs çok matematiksel; 2+2=4 gibi şeyleri tutuyor. Ama amigdala var; amigdala duyguyla tutuyor ve asla unutmuyor. ROM ve RAM gibi düşünelim. Amigdala ROM’a yazıyor, unutmuyor. Dolayısıyla duyguyla kaydedilen hiçbir anı unutulmuyor. Duygu da bizim iş yerinde var.
Ahmet Hoşgör:
— Bir yerde tekrar hatırlatıyor kendini.
Devrim Zımba:
— Kesinlikle. Şimdi süremiz kısıtlı, kısıtlı olmasa neler anlatırım ama… Sonuçta duygu insanı var eden şey ve duygularımızla çalışıyoruz.
Buradan sorduğun soruya geleyim. Herkes aynı değil. DISC analizi diye bir şey vardır; insanlara renkler verilir, sen mavisin, sen sarısın diye. Kabaca insanların da yapmaktan keyif aldığı işler olduğunu düşünüyorum. Mesela analiz yapmak isteyen, dibine kadar inmek isteyen, bir şeyi çözmekten keyif alan insanların analist olması gibi.
Proje yöneticiliği, yöneticilik; insanla çalışmak isteyenler için. Kimisi insanla çalışmaktan çabuk yorulur, kimisi insanlarla iletişim halinde olmayı çok ister. Benim gibi mesela… Ben insanla hemhâl olmayı çok seviyorum. O yüzden iş hayatına başlayıp yedi sene development yaptıktan sonra bende bir uyanış oldu. İki tane cümlem vardı: “Büyük resmi görmek istiyorum” ve “Ben insanla çalışmak istiyorum.”
Müdürüme gidip “beni proje yöneticisi yapmanızı istiyorum” dedim. Çok hevesliydim. Hevesli olduktan sonra çalışma sürem iki katına çıkmasına rağmen, çalıştığımı hissetme sürem yarıya indi. Gecenin ikisinde, üçünde çalışsam bile yorulmuyordum.
Hâlâ da aynı şekilde çalışıyorum. Yaş ilerledi ama vücut henüz fark etmedi herhalde. İnsan sevdiği işi yapmalı ama ondan önce sevdiği işi bulmalı. İş hayatı uzun. Keyifli yaşamak istiyorsanız kendinize en uygun işi bulmanız lazım. Her işe göre insan var, her insana göre de iş var bana göre.
Ahmet Hoşgör:
— Evet, “çalıştığını hissetmemek” çok güzel bir tabir. Ben de Coderspace’i kurduktan sonra oyun gibi geliyor diyordum. Aslında çalışıyorum ama çalışmak gibi gelmiyor. Tabii onu bulmak da kolay değil.
Bir yandan da şöyle bir durum var; sonradan da bulunabiliyor yani bu bir şey değil. “Kura çıktı, ilk işim bu, bundan sonra sonsuza kadar bu işi yapacağım” gibi de değil. Bambaşka sektörlere de geçilebilir ya da teknoloji içerisinde dediğin gibi; belki yazılımdan siber güvenliğe, oradan network’e, oradan projeye gibi… Orada da farklı farklı karakterler var.
Dışarıdan bakınca “teknoloji insanı budur” gibi belki bir stereotip olabilir ama aslında içine girdiğinde tabii değişiyor; oradaki gereklilikler ve insanlar.
Peki burada, hani bu ekipleri incelediğimizde, farklı farklı ekiplerin aşağı yukarı bir günleri nasıl geçiyor? Yani bir yazılımcı, bir analist, bir networkçü, bir güvenlikçi — sen hepsinde çalıştığın için — AgeSA’da bu kişiler ne yapıyor? Genel olarak ne yapıyor?
Kariyer yoluna yeni girenler için hem AgeSA önemli hem de bu işler nedir, bunu anlamak açısından önemli.
Devrim Zımba:
— Şöyle Ahmet, yani her IT’de olduğu gibi çok da farklılaşmıyor aslında sektörden sektöre. IT’yi kendi başına bir sektör diye bakarsak, işin bir üretim kısmı var, bir de üretim destek kısmı var. Çok çok kabaca IT’yi ikiye ayırırım.
Üretim kısmından gelirsek, iş isterinin gelmesiyle başlıyor. Esasında IT’nin kapısından iş isteriyle giriliyor, biliyorsun. ‘Ben şöyle bir şey istiyorum, yapabilir miyiz?’ diye. Onu analistler alıyor. Nasıl geçiyor dersen, esasında hiç kimse — analist dediğimizde yani insanları bir görevle anmaya başladığımızda — yalnız başına çalışmıyor, çalışamaz da. Bu dünya öyle bir dünya değil. Dolayısıyla iş biriminden bu talebi alan analist, bu talebi analiz etmeye başlıyor: “Nasıl yaparız?” diye.
Bu rolün iki yüzü var; iş birimine bakan bir yüzü var, bir de teknik tarafa bakan, yani development tarafına bakan yüzü var. Oradan aldıklarını “biz sistemde nasıl uyarlarız, bu sistemde bunu nasıl yaparız?” diye analiz etmeye başlıyor.
Burada tabii çeşitli analiz dokümanları var; içindeki çizimler, çeşitli standartlar vs. var. Bunlar şirketlere göre değişiyor ama analiz dokümanı yazılıyor. Sonuçta, içi nasıl olursa olsun, bir çıktı oluyor. Bunu yaparken de hem iş birimiyle hem development ekibiyle kol kola, omuz omuza çalışıyor.
Development tarafına gelirsen, orada o şirkette hangi dil ağırlıklı olarak kullanılıyorsa — karışık da kullanılabiliyor — o dile uyarlayarak ve analiz dokümanında yazanlarla birlikte çalışılıyor. Tabii ki analiz dokümanı eline geliyor diye kimse hiçbir şey bilmeden bir dokümana göre bir şey yazmıyor; orada da çok toplantılar var, o işin nasıl yapılacağına dair sözlü aktarımlar var.
Ondan sonra development başlıyor ve test yapılıyor: “Gerçekten müşterinin istediği çıktı mı?” diye. Buna müşteri de test ediyor ve daha sonra canlıya alınıyor. Buna SDLC (Software Development Lifecycle) deniyor, biliyorsun sen de.
Bir de bunun destekçileri var tabii. Proje yönetimi tarafı var. Dünyamız tabii çok değişti; eski proje yöneticiliğinden farklı olarak artık Agile metodoloji kullanılıyor mesela üretirken. Üretim aynı üretim, metodoloji değişiyor. Niçin? Daha hızlı nasıl üretiriz, daha hatasız nasıl üretiriz, müşterinin istediğine en yakın ürünü nasıl buluruz diye.
Bugüne gelene kadar dünyanın kullandığı birçok yaklaşım denendi. Six Sigma’lar denendi, başka şeyler denendi, Kanban’lar denendi; bugün Agile’dayız. Tribe yapılarını konuşuyoruz, hatta yöneticisiz yapıları konuşuyoruz. Hiç yönetici yok; on iki kişi bir araya geliyor, sıfır yöneticili, herkes işini biliyor ve arı kovanı gibi çalışıyor. Bunlar dünyada konuşuluyor. Henüz Türkiye’de çok fazla örneği yok.
Bu Software Development Lifecycle ama dünya burada bitiyor mu? Bitmiyor. Bir taraftan korumaya çalışan bir ekip var: güvenlik ekibi. Bir taraftan SDLC’de üretilen şeyi işletmeye çalışan bir ekip var: operasyon ekibi.
Onların işi nasıl oluyor? Ürettik, verdik, “hadi sen bunu çalıştır” dedik. Tabii onun görevi şu: bunu doğru düzgün çalıştırmak, kesintisiz çalıştırmak ve performansı yüksek, verimli çalıştırmak. O da bütün bu proje geliştirilirken, analiz aşamasından itibaren devreye giriyor. Şunu görüyor esasında: herkes gidecek, proje dağılacak, bu bana kalacak. “Bunu ben işleteceğim, o zaman benim isteklerimi de yapsınlar ki doğru dürüst işletebileyim” diyor. O da kendi isterlerini veriyor.
Dolayısıyla günün sonunda paket kendisine geldiğinde, o artık onu kesintisiz işletmeye çalışıyor. Kesintisiz işletirken de monitör ediyor: kaynaklarımı doğru kullanıyor muyum diye.
Bu işletme tarafı. Ama bitiyor mu? Bitmiyor. Çünkü onun da altında hardware ihtiyaçları var. Onu da ilgili ekiplere söylüyor: “İki core’luk makine olsun, yanına şöyle bir şey olsun, database şöyle olsun, I/O böyle olsun” vs. gibi bir sürü talep iletiyor.
Gördüğün gibi burada aslında ayrı ayrı iş kolları, tek bir yapı altında çalışmak zorunda. Esasında çok kabaca ve çok hızlı anlatmaya çalıştım.
Herkesin bir iş kolu var. Tabii ki burada belki söylemeyi unuttuğum; işin governance — yönetişim — kısmı var. Güvenlikten, operasyondan bahsettik ama müşterinin rapor istediği kısımda iş zekâsı var. Kaldı ki bugün iş zekâsına yavaş yavaş yapay zekâyı eklemeye başlıyoruz.
Bunları nasıl yapalım? Bunlar da bütün bu üretimi destekleyen ve bütün bu üretimin içerisinde yer alan halkalar. Küçük küçük halkalardan oluşmuş tek bir zincir düşün. Esasında tek bir zincir ve herkesin birbiriyle iletişim hâlinde olması gereken bir dünyadan bahsediyoruz.
Ahmet Hoşgör:
— Döngüyü çok iyi anlattın. Süremiz kısıtlı ama sana özel iki sorum var. Kitaplardan bahsettiğin için soruyorum: Teknoloji dünyasına giren ya da iş hayatında olan insanlara önerebileceğin kitaplar var mı?
Devrim Zımba:
— Şimdi çok fazla kitap var. Özellikle sektörel olarak baktığında çok fazla kitap var. Ama sektöre girmek istiyor isen bunu şey gibi yapmamak lazım, ben ona biraz karşıyım; işi tam anlatabilen kitaplar çok fazla yok. Bir yerinden alıp götürüyor, bir yerini eksik bırakıyor, bir de kültürel açıdan bir şeyler yazıyor. Amerikan kültüründe yazılan bir teknoloji kitabı ile Türk kültüründe yazılan bir teknoloji kitabı arasında bence çok çok da fark var. O yüzden bu bir IT’ye şu anda aklımda yok.
Halil Akson’un bir kitabı var, kitabın ismi aklımda değil ama kendisinden de izin almadım. Arkadaşım da olur ama izin almak belki lazımdı. Halil Akson’un bir IT giriş kitabı var. Onu çok tavsiye ediyorum. Benim esinlendiğim cümle de oradan geliyor aslında. Yani patronlar eğer insanlara ihtiyaç duymasaydı, bilgisayarlarla işini yapabilseydi, bilgisayar kullanarak hayatına devam ederdi; insana ihtiyaç olmadığı sürece istemezlerdi çalışmak diye. Çok dik bir cümle. Çok hoş bir cümle ama. Giriş için çok güzel bir kitaptır. Kitabın ismini hatırlayamadım. Kimse kusura bakmasın, özellikle Halil hocamdan özür diliyorum. Ama Halil hocamın yazdığı bu kitabı mutlaka tavsiye ederim. Giriş kitabı olarak çok iyi bir kitap.
Ahmet Hoşgör:
— Evet, burada bu söz gerçekten şeyi de hatırlattı. Bir sosyoloğun bile lafı vardı sanırım Almanya’ya yapılan göçler sırasında; aslında işte buradan, bir sürü farklı ülkeden, Türkiye’den de özellikle çok fazla giden kişi oldu. “Biz iş gücü bekliyorduk, insanlar geldi” diye. Aslında çok güzel bir şey var orada. Tabii insanla burada şeyi ayırmak lazım işte; makineler, robotlar. Orada da sana şunu soracağım aslında. Çünkü hot topic ama sen de üstüne düşünmüşsün belli; “yapay zekâ geliyor, işlerimiz elimizden alınacak, GPT bunu iyice alevlendirdi”. Bir yandan tersini söyleyenler var, bir yandan bazı işler —mesela data analyst, belki iş zekâsı tarafı— belki bazı işler daha törpülenmeye müsait ama bazı işlerde hiç değil. O konu hakkında ne düşünüyorsun? Çok da evrensel ve ebedi bir konu.
Devrim Zımba:
— Keşke bu yıllarda doğmuş olsaydım. Neden diyeceksin; açıkçası hiç korkmuyorum. Yok insanın işini elinden alacakmış. Yok işte yapay zekâ hepimizi bir şekilde gereksiz hâle getirecekmiş; kelimelerim için kusura bakmayın lütfen ama… İnsan yaşlandıkça keşkeleri artıyor. Keşke 2024’te doğsaydım. Yani 2044’te, 2045’te daha fazla yapay zekânın olduğu bir yerde çalışmak isterdim. Şöyle de bir korkum yok açıkçası; yani beni işte kenara itecek, “kalk bakalım koltuğundan, gel bakayım ben oturdum oraya” diyecek, böyle şeyler var ya karikatürler.
Hiç öyle bir durum yok bence. Çünkü insana daha çok ihtiyaç artacak ama insanın hangi kısmına? İnsanın operasyon yapan kısmına ihtiyaç artmayacak, orada işimiz azalacak. Ama insana odaklanma, gerçekten insana odaklanma. Verdiğin bir şeyi bant sarıyor, bir şey yapıyor ya da işte kapak kapatıyor. Ya da bilmiyorum, bu tür işler evet belki robotlar tarafından daha fazla yapılacak. Sıfır insan eli değmiş arabaların üretimini kafaya takmış başka bir sektör var mesela; daha ucuza gitmek istiyor ama orada başka bir şey var. İnsan dokunuşu olmadığında, sadece yapay zekâyla idare edilen bir dünyada bir gün durup şunu diyeceğiz —bu arada bunu da yaşayacağız, bence yaşayacağız, bunların hepsi bence— biraz buraya çokça iş koyup daha sonra yapay zekânın da bir ruhu olmadığını görüp, esasında yaptığımız işlerin içerisindeki ruhun kıymetini anlayıp, daha sonra döneceğiz, diyeceğiz ki: Biz insan olarak bunu başka yapıyorduk, buna bir şey katıyorduk.
Müşteriyi dinlemek, müşteriden geri bildirim olarak bir şey yapmak yapay zekânın yapabileceği bir şey değil. Çünkü orada müşteri bir deneyimini olumlu olumsuz bir ruhuyla ilgili bir şey anlatıyor. Karşı tarafta da biz bunu çözmek üzere masaya oturduğumuzda onu da kendi ruhumuzla dinliyoruz. Ama bir yapay zekânın bir insanı dinleyip, “bu da böyle tasarlanmalı” dediği bir dünyada çok mekanik… Mesela işte şimdi ön yüzler üstüne çok çalışıyoruz değil mi? User interface üstüne çok çalışıyoruz. Rengini seçmeye çalışıyoruz. Bu konuda uzmanlaşmış insanlar var. Niye? Çünkü o renkleri biliyorlar ki, tarihte geçmişten beri biliyorlar ki o renkler insanlara sıcak geliyor. Kırmızı iştah açıyor, kahverengi birden “kalk git” diyor falan. Bunu yapay zekâya öğretirsin. Bunda da problem yok, her şeyi öğrenebilir ama kullanımda insan eli değmeli, ben böyle düşünüyorum.
Ben şöyle bir şey demeyeceğim: “Yapay zekâ gelecek, bizim işimizi alacak”; hayır. Operasyonel işimiz azalacak ama insan tarafına dokunduğumuz işler artacak ve hatta daha önemli olacak. Diyorum ya, ben çok erken doğmuşum, keşke bu yıllarda doğsaydım. Ben çok keyif alırdım o şekilde çalışmaktan. Umarım yakalarım bu arada; bir yirmi sene diyorsak yirmi sene inşallah yaşarım da yakalarım yani. Bu yaşımla hiç çekinmiyorum yani; “yok işimi elimden alacakmış”, öyle bir durum yok. Birlikte çalışacağız; hatta biz yanına koymak deniyor şimdi, bu çokça kullanılıyor. Belki korkudan, yapay zekâyı yanına koyuyorsun insanın. İnsanın neresine koyarsan koy ister yanına ister tepesine ister altına, hiç fark etmez. İnsana ihtiyaç her zaman var bana göre.
Ahmet Hoşgör:
— Göreceğiz yani hep birlikte. Bir yandan çok da hızlı ilerliyor. Peki, aslında kapatırken şunu da sormak isterim; böyle büyük şirketlerin şöyle avantajları olabiliyor: ekip içi, şirket içi değişimler yapılabiliyor, eğitimler verilebiliyor. Bunlar nasıl sizin tarafta? Seninkini biraz anlattın, proje tarafına geçtiğini söyledin. Bu tarz başka değişimler de oluyor mu, insanlar bunu talep ediyor mu?
Devrim Zımba:
— Aslında sen sordun, ben atladım, kusura bakma; bu böyle aralarda cevaplanmamış soru olarak kaldı. İkiye ayırarak anlatayım. Şirketin sağladığı eğitim imkânı bence çok iyi AgeSA’da. Başka şirketleri de görmüş birisi olarak söylüyorum. Onları kötüleyerek söylemiyorum; benim çalıştığım şirketlerde önemliydi bu konu ve bence AgeSA’da da çok önemseniyor ve buna yatırım yapılıyor. Bugün önemli meblağlardaki eğitimler ihtiyaçsa hiç düşünülmeden o insanı, o çalışan arkadaşımıza kazandırılıyor. Bu konuda hiçbir problemimiz yok. Bence çok albenisi yüksek olan bir şirket. Bu konuya özel bir departman olduğunu söylersem sanırım buna verilen önemi de anlatabilmiş olurum. Bu konuya özel bir departmanımız var insan kaynaklarında. O, ilgili departmanlarla her yıl görüşerek, bütçelerini ayarlayarak bu ihtiyaçları karşılıyor, karşılamaya çalışıyor; karşılıyor ve bir düzen içerisinde elbette. Hani şey, lebiderya gibi bir şey de anlatmıyorum. Bir düzen, bir mantık içerisinde bu eğitimler alınıyor; bence de çok güzel yönetiliyor.
Yanında, IT içerisinde biz dönüşümlere çok açığız diyorum ya; yani sadece ben değil, benim çalıştığım arkadaşlarım insan odaklı çünkü ben de mutlu çalışıyorum insan odaklı insanların arasında. “Ya bu görev yerine şu görevi denemek ister misin?” Bazen bizden geliyor öneri, yani yönetimden geliyor. Bazen de çalışanın kendisinden geliyor ve biz hiçbir zaman kapıyı kapatmıyoruz. Bizde yöneticilerin kapısı da yok. Kimsenin odası yok şirkette. Dolayısıyla kapımız yok. Odamız olmadığı için kapımız yok. “Kapıyı kapatmıyoruz” bir benzetme ama bir odamızın olmaması da bir benzetme ama bence de böyle çalışmalı şirketler. Herkesin odasının ayrı olduğu, kapısının kapalı olduğu yerler bence artık yavaş yavaş bitiyor. Bitmesi de gerekiyor. Dolayısıyla öyle bir sohbet ortamı, böyle bir karşılıklı insana dokunduğumuz ortam olduğu sürece; bir arkadaşımız kod yazmak istiyorsa —benim oldu bu arada, yani afaki konuşmuyorum— arkadaşım bana geldi dedi ki: “Ben işte operasyon yapıyorum ama iş zekâsına geçmek istiyorum.” Tabii ki geçebilirsin. Döndük, iş zekâsını yöneten arkadaşımızla görüştük; o da istiyor, tamam, onda da bir sıkıntı yok. Ama tabii bu bir filizlenme süreci. Yani üstüne basarsanız oradan bir ağaç olmaz. Bir fidana işte hemen başta kırmamak lazım. Dolayısıyla arkadaşlarım buna da özen göstererek şimdi çok iyi bir iş zekâsı yazılımcımız var mesela. Kişi istediği sürece, biz yapabileceğini düşündüğümüz ve doğru kişi olduğunu düşündüğümüz sürece bu tür şeyler açık ve de çok da güzel yönetiliyor. Örnekleri de var; tek örnek iş zekâsı değil. Başka başka arkadaşlarımızın örnekleri de var. Biz buna çok açığız. Yeter ki istesin; hayatta istemek çok önemli. Yeter ki doğru hareket yaptığımızdan emin olalım. Hep destek, tam destek, öyle söyleyeyim.
Ahmet Hoşgör:
— Güzel bir örnekle de göstermiş oldun. Son olarak, 30–40 yıllık iş hayatında ben “Devrim ile çalışmak isterim” diyenler olacaktır bence. AgeSA’da böyle açık pozisyonlara nereden başvurabilirler? AgeSA’ya bir call to action, bir çağrı yapmak istersen ne dersin? Sözü, son bir “AgeSA’da kariyer, gelin bizle çalışın” temalı cümleler üzerine sana devretmek isterim.
Devrim Zımba:
— Gelin bizle çalışın, ben çok isterim. Bize çok çeşitlilik katar. En azından buradan başlayayım. Yani ben beslendiğimizi düşünüyorum. Bütün şirketlerin çalışma arkadaşları değiştikçe şirketin de beslendiğini, yenilendiğini düşünüyorum. AgeSA çok açık bir şirket; kariyer tarafında, insan kaynaklarının açtığı LinkedIn’den, LinkedIn üzerinden duyurular yapılıyor. Dolayısıyla çok açık bir şirket. İhtiyaç olduğu sürece, pozisyonlara ihtiyaç olduğu sürece bunlar bugün birçok şirketin kullandığı bütün kanallardan duyuruluyor. Head hunter şirketleri kimi zaman devreye giriyor ama çoğunlukla her şirketin yaptığı gibi bütün kanallar açık. Tamamen açık, insan kaynaklarının çok şeffaf yönettiği bir süreçten bahsediyorum. AgeSA’ya gelin, çalışın; kesinlikle çok tavsiye ederim. Yeni arkadaşlarla tanışmak hem bizi zinde tutar; teknoloji, dünya, dış dünya nereye gidiyor onu görürüz. Hem biz bir şeyler öğretme fırsatını yakalarız naçizane —belki öğreneceğimiz çok şey var da öğreteceğimiz pek az şey vardır, bilemiyorum— zaman ve kişiyle alakalı, değişkendir. Ve fakat AgeSA’nın kanalları açık. AgeSA’nın IT’si tamamı da IT’ye özel. Ben daha iyi bildiğim için IT özelinde çalışmak keyifli; insan odaklı bir şirket. Deniyor ya “çıkın çıkın gelin” diye. Yani biz buna çok kıymet veriyoruz, elimizdeki imkânlar ölçüsünde. Bir sınır içinde çalışmanız gerekiyor. Tabii üreteceğiniz kadar kaynağınızın —birçok kaynaktan bahsediyorum— olması gerekiyor. Bu da bir yönetim sanatı. Bu yönetim sanatını bizler icra ediyoruz. Ama onun dışında çok keyifli bir ortam, çok güzel bir ortam. Yeni çalışmak, yeni hayata atılmak isteyenler için de iş hayatına bizim özenle baktığımız, özenle büyütmeye çalıştığımız güzel bir ortamdan bahsediyoruz. Dolayısıyla çok tavsiye ederim, ilk iş yeri olarak da.
Ahmet Hoşgör:
— Güzel bir kapanış oldu. Bugün Devrim Zımba ile birlikteydik, AgeSA’dan. Çok keyifli bir bölüm oldu. Vallahi çok teşekkürler Devrim; bence çok samimi, çok insana dair ve farklı bir bölüm oldu. Seninle böyle en az beş bölüm bir seri çekmek lazım aslında ama buraya sıkıştırmak gerekti. Çok keyifli oldu. Çok teşekkürler katıldığın için.
Devrim Zımba:
— Ben çok teşekkür ederim. Tekliflere açığım Ahmet, 5–10 bölüm konuşuruz. Söylenecek çok şey var, dinlenecek çok şey var. Belki kapatırken söylemeyi unuttum ama eğer gülen insanlar görmek istiyorsanız, AgeSA en doğru yerlerden bir tanesi. Ben de çok keyif aldım. Çok hoş bir sohbetti. Sürenin nasıl aktığını da hiç anlamadım; hakikaten çok da uzatmışım. Hem senden hem dinleyen bütün arkadaşlarımdan özür diliyorum. Ama ben de çok keyif aldım. Biraz da uzun sürdü. Kusura bakmayın.
Ahmet Hoşgör:
— Çok teşekkürler, iyi günler.
Devrim Zımba:
— Çok teşekkür ediyorum. Görüşmek üzere.